|
|
|
HİZB-UT TAHRİR Bu Kitapçığı İndirmek İçin Lütfen Tıklayınız!
2- HİZB-UT TAHRİR'İN KURULUŞ SEBEBLERİ. 5- HİZB-UT TAHRİR'İN ÇALIŞMASI. 6- HİZB-UT TAHRİR'İN ÇALIŞMA SAHASI. 7- HİZB-UT TAHRİR'DE BENİMSEME. 9- HİZB-UT TAHRİR'İN DÜŞÜNCESİ. 10- İSLÂM'DA YÖNETİM NİZAMIYLA İLGİLİ HÜKÜMLER. 11- İSLÂM'DA EKONOMİK NİZAMLA İLGİLİ HÜKÜMLER. 12- Dâr-ül İslâm ve Dâr-ül Küfür.
|
|
İdeolojisi İslâm olan siyasî bir partidir. Siyaset onun ameli ve İslâm onun ideolojisidir. Ümmet arasında ve ümmetle birlikte, ümmetin İslâm'ı kendisine dâvâ edinmesi için, Hilâfet'i ve Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyi/yönetmeyi tekrar varlık sahasına geri getirmesi maksadı ile ümmete önderlik etmek için çalışır.
Hizb-ut Tahrir; ne ruhaniyetçi, ne ilmî, ne akademik ne de hayır işleriyle uğraşan bir kitle olmayıp siyasî bir kitledir. İslâm düşüncesi, onun cisminin ruhu, nüvesi ve hayatının sırrıdır.
|
|
2- HİZB-UT TAHRİR'İN KURULUŞ SEBEBLERİ:
Hizb-ut Tahrir, Yüce Allah'ın; وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنْكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ "Sizden hayra davet eden, marufu emreden, münkerden nehyeden bir ümmet (topluluk) bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."[1] ayetine icabet ederek; İslâm ümmetini düşmüş olduğu şiddetli çöküntüden kalkındırmak ve küfür fikirleri, düzenleri, hükümlerinden, kâfir devletlerin egemenliğinden, nüfuzundan kurtarmak gayesiyle kurulmuştur. Çalışmasının gayesi, Allah'ın indirdiğiyle yeniden yönetmek üzere İslâm Hilâfet Devleti'ni tekrar vücuda getirmektir.
Siyasi Partilerin Kurulmasının Şer'an Gerekliliği • Hizb'in kuruluşu, Allahu Teâlâ'nın; وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ "Sizden bir ümmet (topluluk) bulunsun"[2] emrine icabet içindir. Çünkü Yüce Allah bu ayette müslümanlara, aralarında şu iki işi yerine getirecek kitleleşmiş bir cemaatın olmasını emir etmektedir. O işin birincisi; hayra yani İslâm'a davet, ikincisi ise; marufu emretmek ve münkeri nehyetmektir. Bir kitleleşmiş cemaatın kurulması ile ilgili bu emir sadece talep yönündendir. Fakat bu talebin kesin olduğuna delâlet eden karineler mevcuttur. Zira o kitleleşmiş cemaatın yapacağı yukarıda zikredilen ayetin belirlediği iş -İslâm'a davet, marufu emretmek ve münkerden nehyetmek- müslümanların üzerlerine yerine getirmeleri gereken bir farzdır. Bu farz başka bir çok ayet ve hadislerde de sabit olmuştur. Nitekim Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْ عِنْدِهِ ثُمَّ لَتَدْعُنَّهُ فَلا يَسْتَجِيبُ لَكُمْ "Nefsim elinde olan Zat'a yemin ederim ki, ya marufu emir ve münkerden nehyedersiniz yahut Allahu Teâlâ size azab gönderir. Sonra Allah'a yalvarırsınız, lâkin duanız kabul olunmaz."[3] İşte bu ifade, o talebin kesin bir istek olduğuna ve ondaki emrin de farz olduğuna bir karine olmaktadır. • Fakat bu kitleleşmiş cemaatın varlığının siyasî bir hizb (parti) olması ise; o ayeti kerimenin bir taraftan müslümanlardan aralarında bir cemaat kurmalarını taleb etmesi, diğer taraftan da bu cemaatın işini İslâm'a davet etmek, marufu emretmek ve münkerden nehyetmek olarak belirlemesinden dolayıdır. Marufu (iyiliği) emretmek ve münkerden (kötülükten) nehyetmek işi, yöneticilere de iyiliği emretmeyi ve kötülükten nehyetmeyi kapsamına alır. Hatta bu iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek işlerinin en önemlisidir. Zira o, yöneticileri muhasebe etmek ve onlara nasihat etmektir. Bu iş ise, siyasî bir iştir. Hatta bu siyasi işlerin en önemlisidir ki o da, siyasî partilerin en belirgin çalışmalarındandır. Böylece bu ayeti kerime siyasî partilerin kurulmasının farz oluşuna delâlet etmektedir. Ancak ayet, kitlelerin yalnızca İslâmî partiler olmalarını sınırlandırmıştır. Çünkü, ayetin belirlediği önemli iş -İslâm'a davet etmek, İslâmî hükümlere uygun şekilde marufu emretmek ve münkerden nehyetmek- ancak İslâmî kitleler ve partilerle gerçekleştirilir. İslâmî parti; İslâm akidesine dayanan, İslâmî fikirleri, hükümleri ve çözümleri benimseyen ve izlediği metodu Rasulullah (s.a.v)'in metodu olan partidir. Bunun için; müslümanlar arasında fikir ve metod olarak İslâmî olmayan esaslar üzerine kitlelerin oluşması caiz değildir. Çünkü Allah, müslümanlara böyle emretmiştir. Ve çünkü yalnız İslâm, bu varlık aleminde tek doğru ideolojidir. Zira o, fıtrata uygun olan evrensel bir ideolojidir. İnsanın problemlerini, onun insan olması yönüyle çözümlemekte, uzvî ihtiyaçları ve içgüdülerinden ibaret olan insanın hayatiyet enerjisinden kaynaklanan problemleri çözüme kavuşturmaktadır. Bu uzvî ihtiyaç ve içgüdülerden ibaret olan hayatiyet enerjisini ne tamamen başıboş bırakır, ne köreltmeye çalışır. Ne de bir içgüdüyü diğeri üzerine azdırır. Fakat İslâm, onları ve onların tatminini sahih bir nizamla düzene koymaktadır.. İslâm, hayatın bütün işlerini düzenleyen tam kapsamlı bir ideolojidir. • Muhakkak ki Yüce Allah, müslümanlara İslâm hükümlerinin hepsine bağlanmalarını farz kılmıştır.. Bu hükümler ister akaid ve ibadet hükümleri gibi onların Yaratıcılarıyla ilişkilerini, ister ahlâk, yiyecekler ve içeceklerle ilgili hükümler gibi kendi nefisleriyle ilişkilerini ve isterse muamelât ve yasama hükümleri gibi diğer insanlarla münasebetlerini tanzim eden hükümler olsun aynıdır. Allah, müslümanlara İslâm'ı, hayatın bütün işlerinde tam kapsamlı bir uygulamayla tatbik etmelerini, İslâm'la hükmetmelerini, anayasalarının ve diğer kanunlarının Allah'ın Kitabından ve Rasulü'nün Sünneti'nden alınmış şer’î hükümler olmasını farz kılmıştır. Nitekim, Yüce Allah şöyle buyuruyor: فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنْ الْحَقِّ "Öyleyse sen, aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet/yönet ve sana Hak'tan gelenden ayrılıp da onların heveslerine uyma."[4] وَأَنْ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ "Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet/yönet, onların arzularına, görüşlerine uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni fitneye düşürmelerinden, (aldatmalarından) sakın."[5] İslâm ile hükmetmemeyi/yönetmemeyi de Allah küfür saydı: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْكَافِرُونَ "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse/yönetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir."[6] İslâm dışındaki kapitalizm, sosyalizmin de kendisinden olduğu komünizm gibi ideolojiler fasit ideolojilerdir. İnsan fıtratıyla çelişmektedirler. Onlar, insanların uydurmalarıdır. Artık onların fesadları (bozuk oldukları) belli olmuştur ve ayıpları da açığa çıkmıştır. Onlar, İslâm'la ve hükümleriyle de çelişmektedirler. Böylece onları almak da, onlara davet etmek de, onların prensipleriyle kitleleşmek de haramdır. Bunun için, fikir ve metod bakımından yalnızca İslâm esasları üzerine kitleleşmeleri müslümanlara farzdır. Kapitalist, sosyalist, komünist, milliyetçi, vatancı, mezhepçi veya masonluk esaslarına göre kitleleşmeleri de müslümanlara haram olur. Onun için, sosyalist, komünist, kapitalist, milliyetçi, vatancı, mezhepçi veya masonik parti kurmaları ve bunlara katılmaları yahut bunlara geçerlilik tanımaları müslümanlara haramdır. Çünkü bunlar küfür partileridir ve küfre davet ederler. Zira, Allah şöyle buyuruyor: وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الإسْلامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنْ الْخَاسِرِينَ "Her kim İslâm'dan başka bir din arzularsa (ararsa), bu ondan asla kabul edilmez. Ahiret'te de o kimse hüsrana uğrayanlardan olur."[7] Yukarıda geçen ayette يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ "hayra davet ederler"[8] ifadesinin anlamı "İslâm'a davet ederler" demektir. Allah Rasulü (s.a.v) şöyle demiştir: مَنْ عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ "Kim, emrimizden olmayan bir iş yaparsa o reddolunur."[9] Yine şöyle buyurmuştur: من دعا إلى عصبية فليس منا "Asabiyetçiliğe (soy sopculuk davasına yani ırkçılığa) çağıran bizden değildir." • İslâm ümmetini uğradığı bu düşüşten kaldırmaya, küfür fikirleri, düzenleri ve hükümlerinden, kâfir devletlerin hakimiyeti ve nüfuzundan kurtarmaya gelince: Bu, İslâm ümmetini çöküntüye düşüren mefhumları ve fikirleri temelden tam bir değişiklikle değiştirme yoluyla fikren yükselmekle ve ümmette sahih İslâmî mefhumları ve fikirleri meydana getirmekle olur. Ta ki ümmet, İslâm fikirlerine ve hükümlerine göre hayattaki yürüyüşünü, davranışını biçimlendirsin. Kendisine lâyık olmadığı halde ümmetin ulaştığı bu korkunç düşüşe yol açan; Hicrî 2. asırdan bugüne kadar İslâm düşüncesi ve metodunu örten çeşitli amillerin/ faktörlerin cereyan etmesinden dolayı İslâm'ın anlaşılması ve uygulamasında müslümanların zihinlerine düşüveren şiddetli zaafiyettir. Bu örtücü faktörler aşağıdaki en belirgin durumların sonucunda ortaya çıkmıştır: 1- Hind, Fars ve Yunan felsefelerinin nakli ve bazı müslümanların, İslâm'la aralarında tam bir çelişki bulunmasına rağmen bu felsefelerle İslâm'ı uzlaştırmaya çalışması. 2- İslâm'ın sinsî düşmanlarının, İslâm'dan olmayan fikirleri ve hükümleri, İslâm'a karıştırması ve müslümanları İslâm'dan uzaklaştırmak için hilelere başvurması. 3- İslâm'ı anlama ve uygulamada Arap dilinin ihmali. Allah'ın Dini'nin kendi dilinden başka bir dille anlaşılmamasına ve ortaya yeni çıkan vakıalar karşısında içtihad yoluyla yeni hükümlerin istinbat edilmesi Arapça dışında bir dille mümkün olmamasına rağmen Arapça'nın Hicrî 7. asırda İslâm'dan ayrılması. 4- İslâm'ı tamamen ortadan kaldırmak ve müslümanlara hakim olmak gayesiyle, müslümanları İslâm'dan ayırmak ve uzaklaştırmak için, 17. asırdan beri kâfir batı devletlerinin misyonerlik, kültürel ve sonra da siyasî saldırısı. • Muhakkak ki, müslümanları kalkındırmak için İslâmî ve gayrı İslâmî pek çok girişimler ve hareketler olmuştur. Fakat, bunların tamamı da başarısızlıkla neticelendi. Onların, müslümanları kalkındırmaya, korkunç düşüşü değiştirmeye de gücü yetmedi. Müslümanları İslâm'la kalkındırmaya kalkışan bu girişim ve hareketlerin başarısızlık sebebleri aşağıda sayılı durumlara bağlıdır: 1-) İslâm düşüncesini örten (perdeleyen) faktörlerden etkilendikleri için, müslümanları kalkındırmak isteyenlerce İslâmî düşüncenin dakik bir kavrayışla anlaşılmaması. Onlar, müslümanları kalkındırmak istedikleri fikirlerin ve hükümlerin zihinlerinde vazıh olmayışından dolayı bu fikirleri ve hükümleri, bunlarla problemlerinin çözümünü ve tatbikini tahdid etmeksizin İslâm'a, kapalı, genel bir şekilde davet ediyorlardı. Böylece onlar vakıayı düşüncelerine kaynak olarak aldılar ve fikirlerini bununla temellendirmek istediler. İslâm'la çelişmesine rağmen, var olan vakıayla uzlaştırmak üzere nasslara yüklenilemeyecek manalarla İslâm'ı te'vil etmeye ve yorumlamaya kalkıştılar. Vakıayı, İslâm'a ve hükümlerine uygun olarak değiştirmek için düşüncelerinin konusu yapmadılar. Bundan dolayı hürriyetlere, demokrasilere, kapitalist ve sosyalist düzenlere çağırdılar. İslâm'la tam bir çelişki içinde olmalarına rağmen, bunları İslâm'dan saydılar. 2-) İslâm düşüncesi ve hükümlerinin uygulanmasında İslâm'ın metodunun, bu kimselerde tam bir açıklıkla vazıh olmayışı. İslâmî düşünceyi hazırlıksız, gelişigüzel vesilelerle ve kapalılıkla kuşatılmış bir şekilde yüklendiler. İslâm'ın geri gelmesinin, mescidler inşa etmekle, gazete-dergi-kitap yayınlamakla, hayır ve yardımlaşma cemiyetleri kurmakla yahut toplumun fesadından, küfür fikirleri, hükümleri ve düzenlerinin toplum üzerindeki hükümranlığından gafil olarak ve fertlerin ıslahıyla toplumun ıslah edilmiş olacağını zannederek fertleri ıslah etmekle ve ahlâken terbiye etmekle olacağını görmeye başladılar. Oysa toplumun ıslahı ancak toplumun fikirleri, duyguları ve nizamlarının ıslahı ile olur. Toplumun ıslahı, fertlerin ıslahına götürür. Çünkü, toplum yalnız fertlerden ibaret değildir. Toplum, ancak fertlerden ve alâkalardan yani fertler, fikirler, duygular ve nizamlardan meydana gelir. Rasulullah (s.a.v)'in cahiliyye toplumunu İslâmî topluma dönüştürmek için yapmış olduğu gibi.. Zira o (s.a.v), mevcud akaidi, İslâmî akidenin fikirleriyle; cahilî adetleri, mefhumları, fikirleri de İslâm fikirleri, mefhumları ve hükümleriyle değiştirmek üzere çalışmaya başladı. Ayrıca insanların duygularını cahiliyye akideleri, fikirleri ve hükümlerine bağlılıktan; İslâm akidesine, İslâm'ın fikirlerine ve hükümlerine bağlılığa dönüştürdükten sonradır ki Allah, Rasulüne Medine'de toplumu değiştirmesini nasib etti. Ne zaman ki Medinelilerin çoğu İslâm Akidesini tasdik edip benimsedi, İslâm fikirlerini, mefhumlarını ve hükümlerini benimsedi. işte onunla birlikte Allah'ın Rasulü (s.a.v) ve ashabı, 2. Akabe Biatı'nın gerçekleşmesinden sonra onlara hicret ettiler ve Rasulullah onlara (Medinelilere) İslâm hükümlerini tatbik etmeye başladı. İşte böylece Medine'de İslâm Cemiyetini (toplumunu) vücuda getirdi. • Yahut bu hareket ve girişimler, Dâr-ül İslâm'ı (İslâm ülkesi) ve Dâr-ül Küfür (küfür ülkesi) arasında ayırım yapmaksızın, her ikisinde de İslâm Daveti'ni yüklenme ve münkeri red etme keyfiyetini ayırt etmeksizin silaha sarıldılar, maddî faaliyete kalkıştılar. Bugün bizim içinde yaşadığımız Dâr (ülke), Dâr-ül Küfür'dür. Çünkü, küfür hükümleri uygulanmaktadır ve Rasulullah'ın Mekke'deki Peygamberlikle gönderildiği günlere benzemektedir. Dâr-ül Küfür'de davayı yüklenmek; davetle, siyasî çalışmalarla olur, maddî çalışmalarla değil. Rasulullah'ın Mekke'de daveti yüklendiği gibi.. Zira o, yalnızca davetle yetindi, maddî güç-kuvvet kullanmadı. Çünkü maksat, Dâr-ül İslâm'daki Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden/yöneten yöneticiyi değiştirmek değildir. Aksine maksat, fikirleriyle ve nizamlarıyla Dâr-ül Küfrü değiştirmektir. Dâr-ül Küfrün değiştirilmesi de, Rasulullah'ın Mekke'de yaptığı gibi, oradaki fikirleri, duyguları için nizamları değiştirmek ve çalışmakla olur. • Amma, Allah'ın indirdiğiyle hükmedilen İslâm ülkesinde (yani Dâr-ül İslâm'da), eğer yönetici apaçık küfürle hükmetmeye kalkışırsa, müslümanların onu bundan vazgeçirmeleri ve İslâm'ın hükmüne dönmesi için muhasebe etmeleri farzdır. Eğer dönmezse, o yöneticiyi Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeye dönmesini zorla kabul ettirmek için silâh kuşanarak ona karşı çıkmaları, müslümanlar üzerine farz olur. Ubade b. es-Samit'den gelen hadiste olduğu gibi; وَأَنْ لا نُنَازِعَ الآمْرَ أَهْلَهُ إِلا أَنْ تَرَوْا كُفْرًا بَوَاحًا عِنْدَكُمْ مِنَ اللَّهِ فِيهِ بُرْهَانٌ "Allah'ın Kitabı'ndan sağlam bir delile dayandığınız apaçık bir küfür görmeniz müstesna, emir sahipleriyle çekişmeyeceğimize ... beyat ettik"[10] Müslim'in rivayet ettiği Avf b. Malik'in hadisi de şöyle: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَفَلا نُنَابِذُهُمْ بِالسَّيْفِ فَقَالَ لا مَا أَقَامُوا فِيكُمُ الصَّلاةَ "Ey Allah'ın Rasulü, onlarla --zalim yöneticilerle-- kılıçlarımızla savaşmayalım mı?" denildi. Allah'ın Rasulü: "Aranızda namazı ikâme ettikleri müddetçe hayır."[11] diye cevap verdi. "Namazın ikâmesi" İslâm'la hükmedilmesinden kinayedir. Bu iki hadis, Dâr-ül İslâm'da (İslâm ülkesinde) müslüman yöneticinin muhasebesi, bu muhasebenin nasıl olacağı ve Dâr-ül İslâm'da açık küfrün ortaya çıkışını menetmek üzere, bundan vazgeçmediği takdirde ne zaman yöneticiye karşı maddî kuvvet kullanılacağı konularındandır. • Hilâfet Devleti'ni ve Allah'ın indirdiğiyle yönetimi yeniden meydana çıkarmak için çalışma gayesine gelince: Yüce Allah müslümanlara şer’î hükümlerin hepsine bağlanmayı ve Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyi/ yönetmeyi farz kıldı. Bu ise ancak bir İslâm Devleti'nin ve bir halifenin insanlara İslâm'ı tatbik etmesiyle gerçekleşir. Müslümanlar, Hilâfet Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nda yıkılmasından bu yana İslâm Devleti'nden yoksun yaşıyorlar. Bundan dolayı Hilâfet'i geri getirmek, Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyi/yönetmeyi yeniden varlığa getirmek İslâm'ın farz kıldığı kesin bir farzdır. Bu, içinde ne muhayyerliğin ve ne de bir gevşekliğin bulunmadığı, kesin bir farzdır. Bu farzı yerine getirmede kusur göstermek, Allah'ın şiddetli bir azabıyla cezalandıracağı büyük günahlardan biridir. Allah Rasulü şöyle buyuruyor: وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً "Kim ki boynunda biat -halkası- bulunmadığı halde ölürse, o cahiliyye ölümüyle ölmüştür."[12] Çünkü, bu farzı yerine getirmekten geri kalıp oturmak; İslâm hükümlerinin uygulanmasının bağlı olduğu, bilâkis İslâm'ın hayat sahasında varlığının bağlı bulunduğu en mühim farzlardan birini yerine getirmekten geri durmaktır. Zira farzın ancak kendisiyle tamam olduğu şey de farzdır. Bundan dolayı Hizb–üt Tahrir kuruldu ve İslâm Akidesine dayalı kitlesini oluşturdu, gayesini gerçekleştirmek için izlediği yolda kendisine gerekli İslâmî fikirleri ve hükümleri benimseyerek bağlandı. Müslümanları İslâm'la kalkındırmaya girişen kitleleri başarısızlığa düşüren sebeplerin ve eksikliklerin hepsini telâfi etti. İslâm düşüncesi ve metodunu vahyin indirdiği Allah'ın Kitabı ve Rasulü'nün Sünneti'nden, sahabenin icmaı ve kıyasın gösterdiğinden alarak dakik fikrî bir anlayışla kavradı. Vakıayı İslâm hükümlerine uygun olarak değiştirmek için düşüncesinin konusu kıldı. Rasulullah'ın; daveti yüklenmesinde, Medine'de devleti kuruncaya kadar Mekke'deki daveti ile seyrinde izlediği metoduna sarıldı. Üyelerini birbirine bağlayan bağ olarak, İslâm Akidesini ve benimseyip bağlandığı İslâm fikirleri ve hükümlerini kabul etti. Bunun için Hizb/Parti, ümmetin kendisini bağrına basmasına, onunla yürümesine ehil ve lâyıktır. Bilâkis ümmetin onu kucaklaması ve onunla birlikte yürümesi farzdır. Çünkü, fikrini hazmeden, metodunu basiretle kavrayan, temel davasını anlayan, Rasulullah'ın sîretinden sapmaksızın ve gayesini gerçekleştirmekten vaz geçmeksizin Allah Rasulü (s.a.v)'in sîretinin çizdiği programa bağlanan tek partidir. [1] Ali İmran: 104 [2] Ali İmran: 104 [3] Ahmed b. Hanbel, Ensar, 22212 [4] Maide: 48 [5] Maide: 49 [6] Maide: 44 [7] Ali İmran: 85 [8] Ali İmran: 104 [9] Buhari, Buyu’ [10] Buhari, Fitne, 6532 [11] Müslim, İmara, 3447 [12] Müslim, İmara, 3441
|
|
Hizb-ut Tahrir'in gayesi İslâmî hayatı yeniden başlatmak ve İslâm Davasını âleme yaymaktır. Bu gaye; bir İslâm ülkesinde, içinde hayatın bütün işlerinin şer’î hükümlere uygun olarak yürütüldüğü ve hayata bakışın helâl ve harama uygun olduğu bir İslâmî toplumda Hilâfet Devleti olan İslâm Devleti'nin gölgesinde bir İslâmî yaşantıyı yaşamaya müslümanları tekrar döndürmektir. O İslâm Devleti ki, içinde Allah'ın Kitabı ve Rasulullah'ın Sünneti üzerine dinleyip-itaat etmek üzere, İslâm'ı davet ve cihad yoluyla bütün dünyaya yaymak üzere biat ederek müslümanların seçtiği bir halifenin bulunduğu devlettir.
Hizb, aydın fikirle, doğru bir kalkınmayla ümmeti kalkındırmayı hedef edinir. Ümmeti geçmişteki izzet ve şerefine yeniden ulaştırmaya çaba sarfeder. Böylece ümmet, geçmişte olduğu gibi İslâm hükümlerine göre yönetilerek, diğer devletlerden ve halklardan süratle ilerleme dizginlerini söküp almak suretiyle yeniden birinci devlet konumuna gelecektir.
Yine Hizb; beşeriyetin hidayetini ve İslâm yeryüzünü kaplayıncaya kadar; küfürle, küfür fikirleri ve nizamlarıyla çarpışmak için İslâm ümmetinin liderliğini hedef edinir.
|
|
Hizb, müslüman erkek ve kadınları siyah ya da beyaz olmalarına veya Arap olup olmamalarına bakmaksızın üyeliğe kabul eder. Hizb, bütün müslümanların hizbidir. Bütün müslümanları kavmiyetlerine, renklerine ve mezheplerine bakmaksızın İslâm Davasını yüklenmeye, onun nizamlarını benimsemeye davet eder, hepsine yalnız İslâm nazarıyla bakar.
Kişilerin Hizb'e bağlanma metodu; İslâm Akidesine inanıp bağlanma, Hizb'in kültüründe olgunlaşma, Hizb'in fikirlerini ve görüşlerini benimseme yoluyla olur. Hizb'de eridiği, davetle etkilenip şahsiyeti geliştiği ve fikirlerini, mefhumlarını benimsediği zaman kişi bizzat kendisini Hizb'e bağlı sayar. Hizb'in fertlerini birbirine bağlayan rabıta İslâm Akidesi ve bu akideden kaynaklanan Hizbî kültürdür. Kadınların halkaları erkeklerin halkalarından ayrıdır. Kadınların halkalarını kocaları, mahremleri veya kadınlar yönetir.
|
|
5- HİZB-UT TAHRİR'İN ÇALIŞMASI:
Hizb-ut Tahrir'in çalışması; bozuk toplum vakıasını değiştirmek ve onu İslâmî bir toplum haline getirmek için İslâm Davetini yüklenmektir.. Hizb bu işi; İslâm'ın fikirlerinin insanların yanında bir kamuoyu haline gelesiye ve insanları onları tatbik etmeye ve onların gerektirdiğiyle amel etmeye iten mefhumları haline gelesiye kadar toplumdaki mevcud fikirleri İslâm'ın fikirleriyle değiştirerek; Allah'ın razı olduğuna razı olan, ondan hoşnutluk duyan, Allah'ın gadablandığına da gadablanan, İslâmî duygular haline gelesiye kadar toplumdaki duyguları değiştirerek; İslâm'ın çözümlerine ve hükümlerine uygun olarak seyreden İslâmî alâkalar (ilişkiler) haline gelesiye kadar toplumdaki alâkaları değiştirerek yapar.
Hizb, şer’î çözüm ve hükümlere uygun olarak insanların işlerini gözettiğinden, onun yapmış olduğu bu çalışmalar siyasî işlerdir.. Zira siyaset, insanların işlerini İslâm hükümleriyle ve çözümleriyle gütmek demektir.
Hizb, bu siyasî işlerde ümmeti, İslâm'la kaynaşıp erimesi için fasid akidelerden ve hatalı fikirlerden ve yanlış mefhumlardan ve onlardan etkilenmekten kurtarmak için İslâmî kültürle kültürlendirmeyi ön plana çıkarır. Yine bu siyasî çalışmalarda fikrî çarpışma ve siyasî mücadeleyi de bariz kılar.
Fikrî mücadele, küfür fikirleri ve nizamlarıyla çarpışmada tecellî ettiği gibi (açığa çıktığı gibi) aynı zamanda hatalı fikirlerle, fasid akidelerle ve yanlış mefhumlarla mücadele etmek, onların bozukluğunu açıklamak, hatalarını ortaya koymak ve bunlar hakkında İslâm'ın hükümlerini açıklamak suretiyle de tecellî eder.
Siyasî mücadele ise; ümmeti onların egemenliğinden kurtarmak, nüfuzlarından kurtuluşa kavuşturmak için sömürgeci kâfirlerle çarpışmak ve fikrî, kültürel, siyasî, ekonomik, askerî ve benzerî bütün köklerini İslâm beldelerinden söküp atmak suretinde ortaya çıkar. Yine bu siyasî mücadele; yöneticilerle çarpışmak, onların ümmete ihanetlerini ve hilelerini ortaya çıkarmak ve onları muhasebe etmek; ümmetin haklarını çiğnemeleri, ümmete ilişkin vazifelerini eda etmekte kusur göstermeleri veya ümmetin işlerinden birisini ihmal etmeleri yahut İslâm hükümlerine muhalefet etmeleri halinde onları değiştirmek suretinde ortaya çıkar.
Hizb'in bütün çalışmaları, ister yönetim konusunda ister yönetim konuları dışında olsun, siyasî çalışmalardır. Hizb'in çalışması vaaz ve irşad olmadığı gibi öğretim de değildir. Zira Hizb, medrese değildir.. Bilâkis, Hizb'in çalışması siyasîdir. Orada; kendileriyle amel olunması ve hayatla devlet sahasında vücuda getirilmeleri için taşınmaları maksadıyla İslâm fikirleri ve hükümleri verilmektedir.
Hizb; İslâm'ı, tatbik olunması, İslâm Akidesinin devletin esası, devletteki kanunların ve anayasanın temeli olması için yüklenir. Çünkü, İslâm'ın Akidesi aklî bir akidedir.. O akide; ister siyasî veya iktisadî, isterse kültürel veya içtimaî veya bunlardan başkası olsun, insanların müşkillerinin hepsini çözümleyen nizamların kendisinden kaynaklandığı siyasî bir akidedir..
|
|
6- HİZB-UT TAHRİR'İN ÇALIŞMA SAHASI:
İslâm ideolojisi evrensel olmakla beraber, evrensel biçimde çalışmaya başlama, İslâm'ın metodu değildir. Bilâkis, İslâm’a evrensel olarak davet etmek ve orada yerleşinceye, böylece İslâm Devleti kuruluncaya kadar bir ya da bir kaç bölgeyi İslâm Daveti için çalışma yeri olarak kabul etmek mutlaka gereklidir.
İslâm Daveti için dünyanın her yeri uygundur. Ne var ki, halkı İslâm Dininden olduğu için davete İslâm beldelerinde başlamak gereklidir. Arapça’nın, Kur'an ve Hadis'in dili, İslâm kültürünün temel unsurlarından biri, İslâmî cevherden bir parça olmasından dolayı da bu davetin öncelikle Arapça’nın konuşulduğu, İslâm beldelerinin bir parçası olan Arap beldelerinde başlaması daha evlâdır.
Nitekim Hizb'in, ortaya çıkıp gelişmesinin başlangıcı ve daveti yüklenmesi bazı Arap beldelerinde olmuştur. Sonra, tabiî gelişmesine bağlı olarak davet yayılmaya başladı, ta ki pek çok Arap beldesinde ve Arap olmayan İslâm beldelerinde çalışır hale geldi.
|
|
7- HİZB-UT TAHRİR'DE BENİMSEME:
Ümmetin içinde bulunduğu vakıayı ve başına gelenleri düşünme, araştırmadan sonra; Rasulullah (s.a.v)'in çağını, ondan sonra gelen Raşid halifelerin ve Tabiîn dönemlerinin vakıalarını düşündükten, inceledikten, araştırdıktan sonra, Rasulullah (s.a.v)'in başlangıcından beri Medine'de devleti kurmasına kadar daveti yüklenme keyfiyetini, sonra da Medine'deki sîretinde izlediği yolun keyfiyetini araştırdıktan; Allah'ın Kitabı'na Rasulü'nün Sünneti'ne, sahabenin icmaı'na, kıyasın gösterdiğine müracaat ettikten, sahabenin, Tabiînin ve müçtehid imamların sözleriyle aydınlandıktan sonra.. Bütün bunlardan sonra Hizb–üt Tahrir fikir ve metoda ilişkin bazı hükümler ve fikirler seçip benimsedi. Bu fikirler, görüşler ve hükümler İslâmîdirler, İslâm'dan başkası değil.. Onlarda İslâm dışı hiçbir şey yoktur. Gayri İslâmî hiçbir şeyden de etkilenmemiştir. Bunlar İslâm'ın esasları ve nasslarından gayrısına dayanmamaktadır ve ancak İslâmîdir. Hizb, düşüncesinde bunlara dayanır.
Hizb, Hilâfet Devleti'ni kurup halifeyi seçerek İslâmî hayatı başlatmak ve İslâm Daveti'ni âleme taşımak için yaptığı çalışmasında izlediği yolda kendisine lâzım olan bu İslâmî fikirleri gereği kadar tercih ederek benimsedi..
Benimsediği ve kendisinden sadır olan fikirlerin, görüşlerin ve hükümlerin toplamı insanlar için yayınladığı kitaplarda ve pek çok neşriyatında yer almaktadır.
• Yayımladığı bazı kitaplar şunlardır : 1 - İslâm Nizamı, 2 - İslâm'da Yönetme Nizamı 3 - İslâm'da Ekonomik Nizamı 4 - İslâm'da İçtimaî Nizam 5 - Hizbî Kitleleşme 6 - Hizb–üt Tahrir Mefhumları 7 - İslâm Devleti 8 - İslâm Şahsiyeti (3 cilt) 9 - Hizb–üt Tahrir'in Siyasî Mefhumları 10 - Hizb-ut Tahrir'in Siyasî Bakışları 11 - Anayasa Mukaddimesi (Gerekçesi) 12 - Hilâfet 13 - Hilâfet Nasıl Yıkıldı 14 - Ukubat (Cezalar) Nizamı 15 - Beyyine Hükümleri 16 - Marksist-Sosyalizmin Çürütülmesi 17 – Tefekkür/Düşünme 18 - Süratü'l-Bedîhe/Kıvrak Zeka 19 - İslâm Düşüncesi 20 - Batı Kanunlarında İltizam Nazariyesinin Çürütülmesi 21 - Sıcak Bir Çağrı 22 - İdeal Ekonomik Siyaset 23 - Hilâfet Devleti'nde Maliye Aynı zamanda Hizb; fikrî, siyasî binlerce neşriyat, müzekkere ve bildiriler yayınlamıştır.
• Hizb, bu fikir ve hükümleri insanlara taşırken yalnızca siyasî bir şekilde taşımaktadır. Yani bu fikir ve hükümleri benimsesinler, onlarla amel etsinler ve hayat sahasında onları yönetime ulaştırsınlar diye yüklenmeleri için onlara vermektedir. Çünkü, böyle olması müslüman olmaları itibariyle onlara farz olduğu gibi, İslâmî bir Hizb olması ve üyelerinin de müslüman olması itibariyle Hizb'e de farzdır.
Hizb'in bu İslâmî fikir ve hükümleri benimsemesindeki dayanağı, vahy olan Kitab ve Sünnet'ten gelenler ile sahabelerin icmaı ve kıyasın gösterdikleri olmuştur.. Çünkü, hüccet olmaları kesin delille sabit olan ancak bu dört delildir.
|
|
• Daveti yüklenmede izlenen metod -ki o da, şer’î hükümlerdir- davetin yüklenmesi konusunda Rasulullah'ın takip ettiği metoddan alınmaktadır. Çünkü Yüce Allah'ın şu ayetine göre, buna uyulması farzdır: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا "Allah'ı ve Ahiret'i uman, Allah'ı çok anan kimse için, sizlere elbette Allah'ın Rasulü'nde -uyulmak üzere- güzel bir örnek vardır."[1]
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ "De ki, hakikaten siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın."[2]
وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا "Peygamber size her ne getirdiyse, onu alın ve her neyden sizi men ettiyse ondan da kaçının."[3]
Rasulullah'a tâbi olunması, onun örnek edinilmesi ve (hükmün) kendisinden alınmasının farz olduğuna delâlet eden bunlardan başka daha pek çok ayetler vardır.
• Müslümanlar bugün Dâr-ül Küfür'de yaşamaktadırlar. Çünkü, Allah'ın indirdiğinden başkasıyla yönetiliyorlar, hükm olunuyorlar. Müslümanların Dâr'ı (ülkesi) Rasulullah (s.a.v)'in gönderildiği zamanki Mekke'ye benzemektedir. Bundan dolayı daveti yüklenmede Mekke dönemini, uyma ve bağlanma (ya da örnek alma) konusu olarak kabul etmeleri gerekir.
• Medine'de devleti kuruncaya kadar Mekke'deki sîretini araştıran kimse, Rasulullah (s.a.v)'in belirli merhalelerden geçtiğini açık seçik görecektir. Hizb, yürüyüşündeki metodunu, yolundaki merhaleleri, bu merhalelerde gerçekleştirmesi gereken amelleri; Rasulullah'ın sîretindeki merhalelerde yerine getirdiği amellere bağlanarak, onları örnek alarak, bunlardan çıkararak almıştır.
• Bundan dolayı Hizb, izlediği yoldaki metodunu şu üç merhaleyle (aşamayla) belirledi : Birinci Merhale: Hizb'in, kitlesini oluşturmak üzere, onun fikrine ve metoduna inanan şahıslar ortaya çıkarmak için kültür verme merhalesi. İkinci Merhale: İslâm'ı hayat vakıasında ortaya çıkarmaya çalışmak için, kendisinin temel davası edininceye kadar İslâm’ı yüklenmek üzere ümmetle kaynaşma merhalesi. Üçüncü Merhale: Yönetimi teslim alma, İslâm'ı umumî, tam, kapsamlı bir biçimde tatbik etme ve risaleti dünyaya ulaştırma merhalesi.
• Birinci merhale; Hizb'in kurucusu değerli âlim, büyük mütefekkir, güçlü siyasetçi ve Kudüs İsti'nâf Mahkemesi Kadısı Üstad Takıyyüddin en-Nebhani (r.a)'ın elinde 1372 H. - 1953 M. yılında Kudüs'te başladı. Hizb, bu merhalede ümmetin fertleriyle, onlara düşüncesini, metodunu arz ederek ferdî şekilde ilişki kuruyordu. İcabet eden kimse, Hizb'in benimsediği İslâmî fikir ve hükümleriyle kaynaşıp eriyinceye, aklı ve duygularında İslâm'la gelişmiş İslâmî bir şahsiyet haline gelinceye, daveti insanlara taşıyabilecek hale gelinceye kadar, Hizb'in halkalarında odaklaşan öğretime katılıyordu. Şahıs bu seviyeye ulaştığında, kendisini artık Hizb'li saymakta, Hizb de onu üyeleri arasına katmaktaydı. Tıpkı Rasulullah (s.a.v)'in davetinin üç yıl süren birinci merhalesinde, Allah'ın kendisine gönderdiklerini arz ederek insanları tek tek davet ederken yaptığı gibi.. Allah'ın Rasulü kendisine iman eden kimseyi bu Dinin esasına dayalı kitlesine gizlice almakta, İslâm'da kaynaşıp eriyinceye kadar onu İslâm üzere eğitime almakta, Kur'an'dan inmiş olan ve inmeye devam eden ayetleri ona okumakta şiddetli bir rağbetle çabalıyordu. Onlarla gizli görüşüyor ve açık olmayan yerlerde gizlice onları eğitiyordu. İbadetleri gizlenerek yapıyorlardı. Sonra İslâm’ın adı Mekke'de yayıldı, insanlar ondan bahsetmeye ve kendiliğinden İslâm'a girmeye başladılar.
Bu merhalede kitlesini kurmada, cemaatinin çoğalmasında, üyelerinin Hizb'in yerleşik kültürüyle halkalarında eğitilmesinde Hizb'e Allah'ın inayeti artıp geliyordu. Öyle ki kısa zamanda, İslâm'la kaynaşıp eriyen, Hizb'in fikirlerini benimseyen, onunla kaynaşan ve onu insanlara taşıyan, gençlerden Hizb'li bir kitleyi oluşturmayı başardı.
Bu Hizbî kitleyi oluşturmayı başardıktan, toplum onu hissettikten, kendisini, fikirlerini ve neye davet ettiğini bilip tanıdıktan sonra, Hizb ikinci merhaleye geçti.
• Bu ikinci merhale; İslâm'ı yüklenmek, ümmet içinde Hizb'in benimsediği İslâm hükümleri ve fikirlerine dayalı bir kamuoyu ve kavrayışını meydana getirmek için ümmetle kaynaşma merhalesidir. Ta ki ümmet, bu fikirleri ve hükümleri benimsesin, hayat sahasında vücuda getirmek için çalışsın ve İslâmî hayatı başlatmak, İslâm Davetini âleme yaymak |




