HİLÂFET

Bu Kitapçığı İndirmek İçin Lütfen Tıklayınız!

 

 

      İÇİNDEKİLER:

      1- HİLÂFET.

      2- HALİFE’NİN NASBEDİLMESİ (SEÇİLMESİ) İÇİN MÜSLÜMANLARA VERİLEN SÜRE.

      3- HİLÂFET SÖZLEŞMESİ.

      4- HALİFE’YE BİAT.

      5- HALİFE ADAYINDA ARANAN ŞARTLAR.

      6- HİLÂFET’E TALİP OLMAK.

      7- HİLÂFET’İN TEK OLUŞU.

      8- VELAYET YA DA VASİYYET YOLU İLE.

      9- HİLÂFET’E GEÇMENİN HÜKMÜ.

      10- HALİFE’Yİ NASBETMENİN YOLU.

      11- HALİFE’NİN AZLİ.

      12- HİLÂFET NİZAMI KENDİNE HAS ÖZEL BİR NİZAMDIR.

 

     

       1- HİLÂFET

 

Hilâfet; İslâm şeriatının hükümlerinin hakim kılınıp İslâm davetinin tüm insanlığa taşınması için yeryüzündeki tüm Müslümanların önderliğidir. Bu anlamda İmametle Hilâfet özdeş kavramlardır. Sahih hadislerde de her iki kelime aynı anlamda kullanılmışlardır. Kur'an ve sünnete ait hiç bir metinde İmamet ve Hilâfet bir birine zıt anlamlarda geçmemiştir. Bu nedenle İmamet ve Hilâfet kelimelerini birbirine tercih noktasında bir zorlamaya da gerek yoktur. Önemli olan kelimeler değil içerikleridir.

 

Hilâfet’i yeniden kurulması dünyanın dört bir yanındaki tüm Müslümanlar üzerine farzdır. Tıpkı Allah'ın farzlarından bir farz gibi bu farz da seçme hakkının, ruhsatın olmadığı bir farzdır. Bu nedenle Hilâfet’i kurulması yolunda en ufak bir ihmal dahi büyük bir günah ve isyandır. Allah bu günahı işleyenleri şiddetli bir şekilde cezalandıracaktır.

 

Hilâfet’i kurulmasını tüm Müslümanlara farz kılan deliller sünnet ve sahabenin icmaıdır.

 

Sünnetteki delil Nafi'den rivayet edilen şu hadistir: "Hz Ömer bana dedi ki: Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in şöyle dediğini işittim: مَنْ خَلَعَ يَدًا مِنْ طَاعَةٍ لَقِيَ اللَّهَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لا حُجَّةَ لَهُ وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً "Kim Allah'a itaatten elini çekerse, Kıyamet gününde lehine hiçbir delil bulunmaksızın Allahu Teâla’yla karşılaşacaktır. Kim de boynunda Halife’ye biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölür"[1] Bu hadisle Nebi [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] bütün Müslümanlara bir Halife’ye biatı farz kılarak, boynunda biat olmadan ölen kişinin ölümünü "cahiliye ölümü" olarak tanımlamıştır. Burada geçen biat ancak bir Halife'ye yapılandır. Rasulullah her Müslümanın boynunda Halife’ye biatın olmasını farz kıldı. Ancak burada asıl farz kılınan her Müslümanın Halife’ye biat etmesi değil, kendisine biatın gerçekleşmesini sağlayacak bir Halife’nin bulunmasıdır. İster bilfiil biat edilsin isterse edilmesin bir Halife’nin varlığı  tüm Müslümanların boynunda biatın bulunması anlamına gelir. Bu haliyle hadis, biatın farziyetine değil Halife’yi belirleme farziyetine delildir. Çünkü Rasulullah'ın yasakladığı şey ölene kadar bir Müslümanın boynunda biatın olmamasıdır ki Rasül [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] Müslümanların biat etmemesini kınamadı boynunda biatın olmamasını (Halife’nin olmamasını) yasakladı. Hişam b. Urve,Ebu Salih ve Ebu Hüreyre kanalıyla Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: سيليكم بعدي ولاة فيليكم البر ببره والفاجر بفجوره فاسمعوا لهم اطيعوا في كل ما وافق الحق, فإن احسنوا فلكم وإن اساؤو فلكم وعليهم "Benden sonra sizi bir takım idareciler idare edecektir. Takvalı idareci sizi takva ile, facir (günahkar) idareci sizi facirce idare edecektir. Hakka uygun olan hususlarda onlara itaat edin. Bu yöneticiler iyilik yaparsa sizin lehinize, kötülük yaparlarsa hem sizin hem de kendi aleyhlerinedir" El A'rac'tan o da Ebu Hüreyre'den rivayetle Nebi [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] dedi ki: إِنَّمَا الإمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ "Muhakkak ki imam (Halife) kalkandır. Onunla savaşılır ve korunulur"[2]

 

Müslim, Ebu Hazim'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: قَاعَدْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ خَمْسَ سِنِينَ فَسَمِعْتُهُ يُحَدِّثُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الانْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ وَإِنَّهُ لا نَبِيَّ بَعْدِي وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ تَكْثُرُ قَالُوا فَمَا تَأْمُرُنَا قَالَ فُوا بِبَيْعَةِ الاوَّلِ فَالاوَّلِ وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ "Ebu Hüreyre ile beş sene beraber oldum. Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]' den şunu işittiğini söyledi:  "İsrail oğulları Nebiler tarafından siyaset (idare) ediliyordu. Bir Nebi öldüğünde onu başka bir Nebi takip ediyordu. Artık benden sonra Nebi yoktur. Fakat bir çok Halife olacaktır" Oradakiler dediler ki; Bu durumda bize ne yapmamızı emredersin? Dedi ki: "İlk biat edilene vefakar olunuz onlara karşı olan vazifelerinizi yerine getiriniz. Muhakkak ki Allah size karşı olan vazifelerini yapıp yapmadıklarını onlara soracaktır"[3]

 

İbni Abbas'tan rivayetle Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] buyurdu ki: مَنْ كَرِهَ مِنْ أَمِيرِهِ شَيْئًا فَلْيَصْبِرْ عَلَيْهِ فَإِنَّهُ لَيْسَ أَحَدٌ مِنَ النَّاسِ خَرَجَ مِنَ السُّلْطَانِ شِبْرًا فَمَاتَ عَلَيْهِ إِلا مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً "Kim emirinden (idarecisinden) hoşuna gitmeyen bir şey görürse sabretsin. Çünkü insanlardan kim olursa olsun sultadan (Halife’nin otoritesinden) bir karış uzaklaşırsa o kişi ancak cahiliye ölümü ile ölür"[4]

 

Bu hadislerde Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] Müslümanları bir takım valilerin (idarecilerin) yöneteceğine işaret ettiği gibi Halife’nin Müslümanların "kalkanı" (korunağı) olduğunu da ifade etmiştir. Rasulün imamı "kalkan" olarak tanımlaması imamın varlığının faydaları hakkında bir haberdir. Haber ise bir taleptir. Bu nedenle hadislerde imamın seçilmesine yönelik bir talep söz konusudur. Eğer bir hususun Allah ve Rasulü tarafından bildirilmesi yani haber verilmesi bir yerme ifadesi içeriyorsa, ortada o şeyi terketmeyi gerektiren bir talep (nehiy) var demektir. Eğer söz konusu ifadede bir övgü varsa bu da fiilin yapılmasını gerektiren bir talep anlamına gelir. Talep edilen fiilin yapılması şer’î bir hükümü yerine getirmeyi gerektiriyorsa ya da söz konusu fiilin yapılmaması hükmün terkini beraberinde getiriyorsa talep kesin olur.

 

Rasulullah'ın adı geçen hadislerinde; Müslümanları yönetecek kişilerin Halifeler olacakları  bildirilmiştir. Bu demektir ki bu haber bir Halife’nin tayin edilmesini gerektiren taleptir. Ayrıca bu hadisler Müslümanların otoritenin emrinden dışarı çıkmalarını haram kıldığı gibi kendileri için bir yönetim sistemi kurmalarını, Halifelere itaatı ve Hilâfetleri hakkında onlarla çekişenlerle savaşmayı da farz kılmıştır.

 

Müslimden rivayetle Nebi [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] söyle buyurmuştur: مَنْ بَايَعَ إِمَامًا فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ فَلْيُطِعْهُ إِنِ اسْتَطَاعَ فَإِنْ جَاءَ آخَرُ يُنَازِعُهُ فَاضْرِبُوا عُنُقَ الآخَرِ "Kim bir imama biat edip elini sıkar ve kalbinin meyvesini verirse (rıza gösterirse) gücünün yettiği kadar itaat etsin. Eğer (iktidarı ele geçirmek için) onunla çekişecek bir kişi ortaya çıkarsa bu kişinin boynunu vurun"[5] Halife’ye itaatle ilgili emir Hilâfet’i kurulması için bir emir demektir. Ayrıca Halife ile çekişen kimse ile savaşmaya dair emir tek bir Halife’nin bulunmasındaki devamlılığa kesin bir işarettir.

 

Sahabelerin bu konudaki icmaına gelince: Sahabeler (r.d) Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'in vefatından hemen sonra bir Halife’nin seçilmesinin gereği üzerine icma etmişlerdir. Aynı sahabe icmaı Ebu Bekir (r.d)'a, Ömer (r.d), Osman (r.d) ve Ali (r.d) 'a yapılan biatle tekerrür etmiştir. Nitekim sahabenin bu icmaındaki kesinlik şu olayla da te'yid edilmiştir: Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'in vefatından sonra sahabeler onu defnetmek yerine yeni bir Halife’nin seçimi ile meşgul olmuşlardır. Halbuki ölünün en kısa zamanda defni farz kılınmış ve ölüyü defnetmenin kendilerine farz olduğu kişilerin defni erteleyip başka bir işle meşgul olmaları da haram kılınmıştır.

 

Rasulullah'ın cenazesinin techizi ve defni üzerlerine farz olan sahabelerin bir kısmı Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'in defni ile meşgul olmayı bırakıp Halife’nin seçimi ile meşgul olurken bir kısmı da cenazeyi defnetmeye ya da defne engel olan seçime engel olmaya imkanları olduğu halde defnin iki gece ertelenmesi karşısında sessiz kaldılar ve defnin geciktirilmesine iştirak ettiler. Peygamberin cenazesinin defni beklerken Halife’nin seçimi ile meşguliyet şeklinde gerçekleşen bu icma göstermektedir ki Halife’nin seçilmesi insanların en hayırlısının cenazesinin defnedilmesinden daha önemli bir farzdır.

 

Üstelik sahabelerin, Halife’nin seçilmesi hususundaki icmaları yaşadıkları sürece devam etmiştir. Sahabeler arasında kimin Halife olacağı konusunda ihtilaf olabildiği halde Rasulullah'ın ve Raşit Halifelerden her birinin vefatından sonra bir Halife’nin seçilmesi konusunda kesinlikle ihtilaf olmamıştır. İşte sahabelerin bu icması Halife’nin tayini farziyetinin açık ve kuvvetli bir delilidir.

 

Aslında, dinin hakim kılınması, dünya ve ahiretle ilgili şeriat hükümlerinin uygulanması subutu ve delaleti kesin delillerle tüm Müslümanlar üzerine farzdır. Bu farzın gerçekleşmesinin şartı ise sulta (otorite) sahibi bir idareci yani Halife’nin varlığıdır. "Bir farzın yerine getirilmesi için gerekli olan şeyler de farzdır" şer’î kaidesi gereği bir Halife’nin belirlenmesi farzdır.

 

Bunlara ilaveten, Allahu Teâla, Müslümanlar arasında Allah'ın indirdikleri ile hükmetmesi için Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'e kesin bir şekilde emir vererek şöyle dedi: فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنْ الْحَقِّ "Onların aralarında Allah'ın indirdikleri ile hükmet haktan sana gelenin dışında onların hevalarına (arzularına uyma)"[6]وَأَنْ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ  "Onların arasında Allah'ın indirdikleri ile hükmet, onların heva ve heveslerine uyma ve seni, Allah'ın sana indirdiğinin bazısından saptırırlar diye onlardan  sakın"[7]

 

Allah'ın hitabının sadece Rasülüne has olduğuna dair bir delil olmadıkça Rasule hitab onun ümmetine bir hitaptır. Söz konusu ayetlerin Rasule has olduğuna dair bir delil olmadığından, bu ayetler yönetim otoritesini kurmalarına yönelik Müslümanlara bir hitaptır. Halife’nin seçilmesi de kesinlikle aynı anlama gelmektedir. Nitekim Allahu Teâla, kendilerinden olan ulul emre itaati bütün Müslümanlara farz kıldı. Bu emir de veliyul emrin yani Halife’nin bulunmasına delalet eder. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır: يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الامْرِ مِنْكُمْ "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Rasule ve sizden olan ulul emre itaat edin"[8]

 

Allahu Teâla olmayan bir şeye itaatı emretmeyeceğine göre bu ayet veliyul emrin var olmasının farziyetine delalet eder. Veliyul emrin varlığı da şer’î hükümlerin tatbikini gerekli kılar yokluğu ise şer’î hükümlerin yürürlükten kalkması anlamına gelir. Sonuç olarak veliyu'l emrin bulunması farzdır. Veliyul emrin bulunmaması ya da bulunması için çalışılmaması şer’î hükümlerin hayattan uzaklaşması gibi bir haramın gerçekleşmesine sebep olur.

 

İşte tüm bunlar Müslümanların kendilerine bir idare ve sulta kurmalarının üzerlerine farz olduğuna dair açık ve net delillerdir. Yine söz konusu deliller idarenin başında bulunacak ve ümmetin işlerini yürütecek bir Halife’yi seçmenin Müslümanlara farz olduğunu çok açık ve net bir şekilde göstermektedir. Burada kasdedilen sulta, soyut bir sulta ve idare olmayıp şeriatı uygulamaya yönelik bir otoritedir.

 

Müslim'in Avf b.Malik El Eşcai'den rivayet ettiği Rasulullah'ın şu sözü de bu konuda bize fikir vermektedir: خِيَارُ أَئِمَّتِكُمِ الَّذِينَ تُحِبُّونَهُمْ وَيُحِبُّونَكُمْ وَيُصَلُّونَ عَلَيْكُمْ وَتُصَلُّونَ عَلَيْهِمْ وَشِرَارُ أَئِمَّتِكُمِ الَّذِينَ تُبْغِضُونَهُمْ وَيُبْغِضُونَكُمْ وَتَلْعَنُونَهُمْ وَيَلْعَنُونَكُمْ قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَفَلا نُنَابِذُهُمْ بِالسَّيْفِ فَقَالَ لا مَا أَقَامُوا فِيكُمُ الصَّلاةَ "Sizin hayırlı imamlarınız şunlardır: Siz onları seversiniz onlar da sizi severler. Onlar sizin için dua ederler, siz de onlar için dua edersiniz. Şerli imamlarınız ise sizden nefret ederler siz de onlardan nefret edersiniz, siz onlara lanet edersiniz onlar da size lanet ederler"  Denildi ki; "Ya Rasulullah onlara kılıçla karşı çıkmayalım mı? Dedi ki: "İçinizde namazı ikame ettikleri  sürece hayır"[9]  

 

Bu hadis açık bir şekilde imamların hayırlı ve şerlisini bildirdiği gibi dini  uyguladıkları sürece onlara kılıçla karşı koymanın haramlılığına da delalet etmektedir. Hadisteki namazı ikame etmek dolaylı bir anlatımdır ve dini hükümleri tümü ile tatbik etmek anlamına gelmektedir. Buraya kadar verilen delillerle İslâm’ın hükümlerini uygulamak ve İslâm davetini yüklenmek için bir Halife’nin bulunmasının bütün Müslümanlara farz oluşu sahih  şer’î nasslarla sabit olmuştur.

 

Bir Halife’nin seçilmesinin Müslümanlar üzerine farziyeti başka açılardan da bir gerekliliktir.Allahu Teâla İslâm’ın hükümlerinin uygulanması için bir idari yapı kurulmasını ve Müslümanların her türlü varlıklarının korunmasını Müslümanlara farz kılmıştır. Bu farzı uygulamanın şartı ise bir Halife’nin bulunmasıdır. Ancak bu farz bir farz-ı kifayedir bir takım Müslümanlar bu farzın gereğini yaparlarsa diğerlerinden bu farz kalkar. Fakat bu farzı bir kısım Müslüman ikame edemiyorsa, ikamesi için hali hazırda çaba sarfediyor olsalar bile bu farziyet diğer Müslümanlar için de bağlayıcı bir farz olarak kalır. Müslümanlar Halifesiz oldukları müddetçe bu farz hiçbir Müslümanın üzerinden kalkmaz.

 

Müslümanların, tüm Müslümanları bağlayıcı tek bir Halife’nin varlığı  için çalışmamaları en büyük günahlardan birisidir. Çünkü bu hayati bir farzı terk etmek anlamına gelir. Halbuki dinin hükümlerinin tatbiki ancak bu farzın yerine getirilmesi ile mümkündür. Hatta İslâm’ın hayat sahasındaki varlığı ancak bu farzla mümkündür. Bu nedenle Müslümanların bir Halife’nin bulunması için çalışmamaları ya da bu çalışmalardan geri kalmaları halinde dünyanın neresinde yaşıyorsa yaşasın hepsi günahkar olurlar. Eğer Müslümanlardan bir kısmı Halife’nin varlığı için çalışırsa günah çalışanlar üzerinden kalkar ancak çalışmayanlardan kalkmaz ve farziyet  Halife seçilinceye kadar devam eder. Bu farzın ikamesi için çalışmak, farzı geciktirmek ve yerine getirmemekten doğacak günahı düşürür. Zira farzın gerçekleşmesini engelleyen faktörler kendi dışında gerçekleşmektedir. Farzı yerine getirmek için çalışmaya teşebbüs etmeyenler ise Halife’nin yok olduğu üçüncü günden Halife’nin varlığına kadar geçen süredeki günahın sahibidirler. Allahu Teâla kendileri üzerine farz kıldığı halde onlar bu farzı yerine getirmedikleri için Allah'ın azabına müstehak oldukları gibi dünya ve ahirette rezil ve zelil olmayı hak ederler. Allah'ın yapılmasını emrettiği bir farzı terk etmek açıkça Müslümanı azaba müstehak kılar. Özellikle bu farz bir Halife’nin varlığı için çalışmak gibi İslâm’ın en önemli farzlarından biri olursa. Zira bu farz diğer farzların tatbiki için de gerekli bir farzdır. Bu farz yerine gelince dinin hükümleri tatbik imkanı bulur, İslâm’ın şanı yükselir, Allah'ın kelimesi (dini) İslâm memleketlerinde ve tüm dünya da yücelir.

 

İnziva veya insanlardan uzaklaşarak sadece şahsi, özel meseleleri ile ilgili dini hükümlere bağlanmak hakkındaki hadisler Halife’nin varlığı için çalışmamak veya geri kalmaktan doğacak günahı Müslümanlardan düşürmek için delil olarak gösterilemez. Çünkü söz konusu hadisler bir Halife’nin var olması için çalışmamaya cevaz vermez. Bu konulardaki hadisleri dikkatlice inceleyen kimse bunların Halife’nin tayini için çalışmamak ya da çalışmaktan geri kalmak için ruhsat olmadıklarını aksine dine sımsıkı bağlanmakla ilgili emirler olduklarını görürler.

 

Bişr İbni Ubeydullah El Hadrami, Ebu İdris El Hulani'nin Huzeyfe İbn El Yeman'dan şu hadisi işittiğini rivayet etmişti: كَانَ النَّاسُ يَسْأَلُونَ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنِ الْخَيْرِ وَكُنْتُ أَسْأَلُهُ عَنِ الشَّرِّ مَخَافَةَ أَنْ يُدْرِكَنِي فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّا كُنَّا فِي جَاهِلِيَّةٍ وَشَرٍّ فَجَاءَنَا اللَّهُ بِهَذَا الْخَيْرِ فَهَلْ بَعْدَ هَذَا الْخَيْرِ مِنْ شَرٍّ قَالَ نَعَمْ قُلْتُ وَهَلْ بَعْدَ ذَلِكَ الشَّرِّ مِنْ خَيْرٍ قَالَ نَعَمْ وَفِيهِ دَخَنٌ قُلْتُ وَمَا دَخَنُهُ قَالَ قَوْمٌ يَهْدُونَ بِغَيْرِ هَدْيِي تَعْرِفُ مِنْهُمْ وَتُنْكِرُ قُلْتُ فَهَلْ بَعْدَ ذَلِكَ الْخَيْرِ مِنْ شَرٍّ قَالَ نَعَمْ دُعَاةٌ عَلَى أَبْوَابِ جَهَنَّمَ مَنْ أَجَابَهُمْ إِلَيْهَا قَذَفُوهُ فِيهَا قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ صِفْهُمْ لَنَا قَالَ هُمْ مِنْ جِلْدَتِنَا وَيَتَكَلَّمُونَ بِأَلْسِنَتِنَا قُلْتُ فَمَا تَأْمُرُنِي إِنْ أَدْرَكَنِي ذَلِكَ قَالَ تَلْزَمُ جَمَاعَةَ الْمُسْلِمِينَ وَإِمَامَهُمْ قُلْتُ فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُمْ جَمَاعَةٌ وَلا إِمَامٌ قَالَ فَاعْتَزِلْ تِلْكَ الْفِرَقَ كُلَّهَا وَلَوْ أَنْ تَعَضَّ بِأَصْلِ شَجَرَةٍ حَتَّى يُدْرِكَكَ الْمَوْتُ وَأَنْتَ عَلَى ذَلِكَ "İnsanlar  Rasulullah  [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'e hayır hakkında soruyorlardı. Fakat ben, bana dokunmasından korkarak şer hakkında soruyordum. Dedim ki; "Ya Rasulullah biz cahiliye ve şer içindeydik Allahu Teâla bize bu hayrı getirdi. Peki bu hayırdan sonra şer var mı?" Dedi ki; "Evet fakat içinde karışıklık ve şer var" Dedim ki; "O karışıklık nedir?" Dedi ki; "Bir takım insanlar benim gösterdiğim yolun (hidayetin) dışında benim sünnetimin tersine ümmeti idare edecekler. Onları bileceksiniz ve onları kabul etmeyeceksiniz." Dedim ki; Bu hayırdan sonra şer var mı?" Dedi ki; "Evet. Cehennemin kapılarında davetçiler olacaktır. Kim onlara uyarsa onu cehenneme atacaktır" Dedim ki; "Ya Rasulullah, bize onları tarif et? Dedi ki; Onlar bizim milletimizden (dinimizden) insanlardır. Bizim aziz duygularımızla seslenerek) bizim dilimizle konuşurlar" Dedim ki; "Bunların zamanı bana yetişirse bana ne emredersiniz?" Dedi ki; "Müslümanların cemaatından ve Halifesinden ayrılmazsın" Dedim ki; "Eğer Müslümanların cemaatı ve Halifesi yoksa" Dedi ki; "O zaman bütün cehenneme davet edenlerden uzak dur. Velev ki bir ağacın köklerini ısırıp kalsan da ölüm sana gelinceye kadar o durum üzere kal"[10]

 

Bu hadis; Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'in Müslümanların cemaatına ve Halifesine bağlanmayı Müslümanlara emrettiği gibi cehennem davetçilerinden de uzak kalmayı emrettiğini açık şekilde göstermektedir. Soru soran, Rasul'e Müslümanlar için bir Halife ya da cemaat olmazsa cehennem davetçilerine karşı ne yapılması gerektiğini sorduğunda; Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] ona bu gruplardan uzak durmayı emretti, uzlete çekilip Müslümanlardan uzak durmayı ya da Halife’nin ikamesinden geri kalıp vazgeçmeyi değil.

 

Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] soru sorana: فَاعْتَزِلْ تِلْكَ الْفِرَقَ كُلَّهَا "O grupların hepsinden uzak kal" diye açık ve net olarak emretti. Hatta ona bir ağacın köklerini dişleri ile ısırıp kalsa dahi o cehenneme çağıran grupları terk edecek ve ölüm kendisine ulaşıncaya kadar o durumunu muhafaza edecektir. Hadis, böylesi bir ortamda yaşayan kimsenin dinine sımsıkı sarılmasını ve  cehenneme davet edenlerden uzak durması gerektiği anlamını vurgulamaktadır.

Bu hadiste, Hilâfet’i kurulması için çalışmayı terk etmeye dair hiçbir mazeret ve ruhsat yoktur. Hadis kişinin dininin selameti için ağacın köklerini yese dahi Cehenneme davet edenlerden uzak kalmasını emretmektedir. Kim ki bu hadisi delil gösterip Hilâfet’i kurulması için çalışmazsa  bu farzın günahı üzerinde kalır. Müslümana, Müslümanların cemaatından uzak kalması ya da dinin hükümlerini uygulamaktan ve Hilâfeti kurmaktan uzak durması emr olunmamıştır.

 

Yine Buhari Ebu Said El Hudri (r.d)'dan Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]' in şöyle dediğini rivayet etmiştir:ُوشِكُ أَنْ يَكُونَ خَيْرَ مَالِ الْمُسْلِمِ غَنَمٌ يَتْبَعُ بِهَا شَعَفَ الْجِبَالِ وَمَوَاقِعَ الْقَطْرِ يَفِرُّ بِدِينِهِ مِنَ الْفِتَنِ "Öyle bir zaman gelecek ki, Müslümanın en hayırlı malı kendi dinini fitnelerden korumak için dağ başlarında gezdirip (birikmiş) yağmur  suyu başlarında güttüğü davarlar(dan ibaret) olacaktır."[11] Bu hadisten de çıkan anlam yeryüzü bir Halifeden yoksun olduğu zaman Müslümanların cemaatından uzak kalmak ya da dinin hükümlerinin hakim kılınması ve Hilâfet’i kurulmasından geri kalmak değildir. Hadis, fitne günlerinde Müslümanın malından hayırlı olanı ve fitneden kaçmak için ne yapacağını beyan etmektedir. Hadis, inziva ve insanlardan uzak durmayı teşvik amacını gütmeyen bir hadistir.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki; yeryüzü Hilâfet’ten yoksunken Müslümanların dini hakim kılmak ve Hilâfeti kurmaktan geri kalmasına hiçbir şekilde mazeret ve ruhsat yoktur.  Yeryüzünde Allah'ın tayin ettiği sınırları korumak için hadleri uygulayan ya da dinin hükümlerini yerine getirip "La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah" sancağı altında Müslümanların cemaatını birleştiren bir devlet olmayınca Hilâfeti kurup Halife’yi tayin için bir çalışma yapmaktan geri kalmak için hiçbir mazeret ve ruhsat yoktur.


İçindekilere Dön


[1] Müslim K.  İmara H. No:  1851

[2] Müslim K.  İmara Bab 9 H.  No:  1841

[3] Müslim K.  İmara Bab 10 H.  No:  1842

[4] Müslim K.  İmara H.  No 1849/47

[5] Müslim K.  İmara Bab 10 H.  N:  1844

[6] Maide 48

[7] Maide 49

[8] Nisa 59

[9] Müslim K.  İmara Bab 17 H.  No:  1855

[10] Buhari Fiten-12,  Tecrid C.  9 S.  297 H.  No: 1471

[11] Buhari K.  Fiten Bab 15 S.  94

 

     

        2- HALİFE’NİN NASBEDİLMESİ (SEÇİLMESİ) İÇİN MÜSLÜMANLARA VERİLEN SÜRE:

 

       Halife’yi seçmeleri için Müslümanlara verilen süre iki gecedir. Boyunlarında biat olmaksızın ikiden fazla gecenin geçmesi Müslümanlara helal olmaz. Halife’nin öldüğü ya da azledildiği andan itibaren yeni Halife’yi seçmek farzdır ve iki gecelik bir süre ile sınırlandırılmıştır.

 

Halife seçilmeden iki geceden fazla zaman geçmişse bakılır. Eğer Müslümanlar Halife seçimi ile meşgul oldukları halde engel olamadıkları zor ve çetin dış şartlar sonucu seçim gerçekleşmemişse bu durumda farzı uygulamaya çalışmalarından dolayı  günah onlardan  kalkar. Zira Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] şöyle buyurmuştur: رفع عن أمتي الخطأ والنسيان وما استكرهوا عليه "Ümmetimin üzerinden hata unutkanlık ve zor dış şartlar nedeni ile doğan günahlar kaldırıldı"

 

Müslümanlar, Halife’yi seçmek için uğraşmazlarsa Halife seçilinceye kadar farz hepsinin üzerine kalır ve günahkar olurlar. Halife belirlenince (Nasbedilince) farz üzerlerinden kalkar. Ancak; Hilâfet’i ikamesi ve Halife’nin belirlenmesinde gösterdikleri zaaftan doğan günah üzerlerinde kalır. Allah bir Müslümanı herhangi bir farzı yerine getirmeyerek işlediği günahtan hesaba çekeceği gibi Halife'nin Nasbedilmesi farzını yerine getirmemelerinden dolayı işlemiş oldukları bir günahtan da hesaba çekecektir.

 

Halife’yi seçme farzının iki gece gibi bir süre ile sınırlandırılmasının deliline gelince : Sahabenin, Rasulullah'ın vefat haberi kendilerine ulaştıktan hemen sonra Rasululah'ın Halifesini seçmek için Saide Oğullarının sakifesinde (misafir odasında) toplanması olayı bu meselede delildir. Sahabe Saide oğullarının sakifesinde tartışıp ikinci gün halkı biat almak için camide topladılar. Neticede seçim işi iki gece ve üç gündüzde gerçekleşti.

 

Yine  Ömer hançerlenip öleceğini anlayınca aralarından bir Halife seçilmesi için şura ehlini belirledi ve bu işin üç gün içinde bitirilmesini istedi. Üç gün içerisinde bir Halife üzerinde anlaşılamaz ise engel olan kişinin öldürülmesi için elli Müslüman tayin etti ki bunu yaparken engel olacak kişinin şura ehli ya da sahabeden olmasına dahi bakmadı. Sahabeden de  Ömer'in bu uygulamasına itiraz ve muhalefet edildiğine dair hiç bir rivayet nakledilmemiştir. İşte bu olay da iki gece üç gündüzden fazla Halifesiz kalmanın caiz olmadığına dair sahabe icmaıdır. Sahabenin icmaı ise Kur'an ve sünnet gibi bir şer’î delildir.


İçindekilere Dön

 

    

       3- HİLÂFET SÖZLEŞMESİ:

 

       Hilâfet, seçim ve kabul esası üzerine kurulu bir akittir (sözleşmedir). İşlerin idaresi hususunda itaat edilme hakkına sahip olan kişiye itaat etmek için yapılan bir biatla gerçekleşir. Bu nedenle idareyi üstlenecek yöneticinin yönetme işini rıza ile kabulü gerektiği gibi idareciye biat eden yönetilenlerin de yöneticiyi rıza ile kabul etmeleri gereklidir. Bu nedenle eğer bir kişi Halife olmayı reddederse onu bu işi yapmaya zorlamak caiz değildir. Kendisine Halifelik zorla kabul ettirilemeyeceği gibi kabul için de  zorlanamaz. Aksine ondan vazgeçilip başkası seçilir. Aynı şekilde insanlardan zorla biat alınması da caiz değildir. Çünkü zorlamanın bulunduğu bir sözleşme sahih  sayılmaz. Zira Hilâfet akdi seçim ve rıza sözleşmesidir.

 

Biatları geçerli kişiler tarafından biat sözleşmesi tamamlanan kişi veliyul emir (Halife) olur ve kendisine itaat farz olur. Bu aşamadan sonra Halife’ye yapılacak biat, Hilâfet sözleşmesini te'yid eden bir biat değil, itaat için yapılmış bir biat olur.

 

Hilâfet sözleşmesi kesinleştikten sonra ise Halife’nin geri kalan insanları biata zorlaması caiz olur. Bu  zorlama Halife’ye itaat için bir zorlamadır ve şer'an farzdır. Sözleşme biatı zorlama olmadan sadece rıza ile alındığı halde sözleşme (inikat) biatı yapıldıktan sonra itaat biatında Halife'nin Allah'ın hükümlerini tatbik edebilmek için insanları zorlaması caizdir.

 

Hilâfet bir sözleşmedir ve hiçbir sözleşme, sözleşmeyi yapacak taraflar olmadıkça gerçekleşmez.  Bir kimsenin yargıçlık ya da emirlik yap diye kendisini atayan birileri olmadıkça yargıç ya da emir olmaması gibi Halife de kendisini bu makama seçip biat eden kişiler bulunmadıkça Halife olamaz. Dolayısı ile Müslümanlar kendisini Halife olarak tayin etmedikçe ve kendisi üzerinde Hilâfet sözleşmesi gerçekleşmedikçe hiç kimse Hilâfet yetkisine sahip olamaz. Hilâfet’e talip olan ve Halife’ye bu yetkiyi veren iki taraf bulunmadıkça sözleşme gerçekleşmez. Bu nedenle Hilâfet akdi için Müslümanların biatı mutlaka gereklidir.

 

Eğer bir kimse kuvvet ve zor kullanarak idareyi ele geçirip yönetime gelmişse bu kimse kesinlikle Halife olamaz. Ola ki bu kişi kendini Halife olarak ilan etse dahi. Çünkü Müslümanlar tarafından henüz Hilâfet sözleşmesi yapılmamıştır. Zor ve kuvvet kullanarak alınan böylesi bir biata itibar edilmez ve Hilâfet akdi (sözleşmesi) yapılmış sayılmaz. Zira Hilâfet sözleşmesi seçim ve karşılıklı kabulle gerçekleşen zor içermeyen bir sözleşmedir.

 

Ancak idareyi zor kullanarak ele geçiren kimse eğer Müslümanlar, kendisine biat ettikleri takdirde Müslümanları bunun kendi çıkarları olduğuna ikna edebilir ve Müslümanlar da ona güvenerek kendi rıza ve iradeleri ile biat ederlerse bu biatla kişi Halife olabilir. Burada şahıs, sultayı kuvvet ve zor kullanarak elde ettiği halde rıza ve irade ile biat gerçekleştiğin için ister yönetimde bulunsun isterse bulunmasın biat şartı gerçekleştiğinden dolayı Halife olur.

 

Biatları ile Hilâfet akdinin gerçekleştiğini zikrettiğimiz kişilerin kim oluduğuna gelince; Bu hususun açıklığa kavuşması için Raşidi Halifelerin biatlarında üzerinde sahabe (r.d)'nin icmaının gerçekleştiği olayları gözden geçirmek faydalı olacaktır.

 

Ebu Bekir (r.d)'e biatte Müslümanlardan sadece Medine'de bulunan söz sahipleri (Ehli hal vel Akd) ile yetinildi. Mekke'de yahut Arap yarımadasının değişik yerlerinde bulunan Müslümanların oyları alınmadı hatta onlara sorulmadı  bile. Aynı şekilde Ömer (r.d)'in biatında da aynı durum söz konusu oldu. Ancak Osman (r.d)'ın biatında Abdurrahman bin Avf Medine'deki Müslümanların görüşünü aldı. Ebu Bekir'in Ömer'i Halifeliğe aday göstermesinde olduğu gibi sadece ileri gelenlere sormakla yetinmedi. Ali (r.d)'nin biatında ise Medine ve Küfe ahalisinin çoğunluğunun biatı ile yetinildi. Ali biatla seçildi biatı itibar gördü. Hatta Ali'ye karşı çıkıp onunla savaşanlar bile ondan başkasına biat etmediler ve bu biata itiraz etmediler. Ancak onunla savaşanlar Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını istediler. Halife’ye kızıp ona itaat etmediklerinden dolayı haklarındaki hüküm herhangi bir konuda Halife’ye karşı gelen isyankarların hükmüdür. Halife’nin onları aydınlatıp gerekirse itaatına girmeleri için onlarla savaşması gerekir. Nitekim Ali'ye karşı ayaklananlar ayrı bir Hilâfet de kurmadılar.

 

İşte tüm bu anlatılanlar -Halife’ye biatın tüm Müslümanlardan değil başkent ahalisinin çoğunluğunda alınması- sahabelerin gözleri önünde gerçekleşti. Onlar bu durumu görüp duydukları halde hiç biri bu duruma muhalif olmadılar. Halife’nin  sadece Medine ahalisinin çoğunluğu ile seçilmesini yanlış görmediler. İşte bu, Müslümanların idari ve yönetsel görüşlerini temsil eden kimselerin akitleri ile Halife’nin tesbit edilebileceğini gösteren sahabe icmaıdır. O zamanlar Ehl-i hal ve'l Akd olan Medine ahalisinin çoğunluğu, İslâm Devletinin dört bir köşesindeki çoğunluğunu yönetimle ilgili görüşlerinde temsil ediyorlardı.

 

Bundan dolayı Raşit Halifeler dönemindeki gibi eski Halife’ye biat eden İslâm ümmetinin temsilcilerinin çoğunluğu yeni bir Halife’ye biatte birleşirlerse Hilâfet sözleşmesi gerçekleşmiş olur ve onların biatı Halife için akid biatı olur. Hilâfet akdinin yapılmasından sonra İslâm ümmetinin diğer fertlerinin biatı, Halife’nin emirlerine uymak ve itaat etmek için yapılan biattir.

 

Buraya kadar anlattıklarımız; Halife’nin ölümü ya da azli halinde yerine yeni bir Halife’nin seçilmesine ilişkindi. Ancak herhangi bir coğrafya da bir Halife’nin bulunmadığı durumda şeriatın hükümlerini yürürlüğe koyup tüm dünyaya İslâm davetini yüklenmek için bir Halife’nin seçilmesi tüm Müslümanlara farz olur. Tıpkı  H.1323-M.1924 senesinde İstanbul’da İslâm Hilâfet’i kaldırılmasından günümüze kadar geçen zamanda olduğu gibi. Şu halde Müslümanların yaşadığı bölge halklarının her biri bir Halife’ye biat etmeye ehildir. Bu biatle Hilâfet kurulmuş olur. Eğer herhangi bir bölge halkı bir Halife’ye biat eder ve Hilâfet akdi gerçekleşirse bütün diğer Müslümanların seçilen bu Halife’ye itaat biatı vermeleri farz olur. Söz konusu bölge ister Mısır, Türkiye, Endonezya gibi büyük ülkeler olsun isterse Arnavutluk, Kamerun, Lübnan gibi küçük ülkeler olsun eğer şu dört  şarta sahipseler fark etmez.

 

1. Bölgenin sultası ve idaresi Müslümanların kendi ellerinde olmalı, herhangi bir kafir devlete veya dış güce dayanmamalıdır.

 

2. Bölgedeki Müslümanların güvenliği bizzat kendi elleri ile sağlanmalı küfrün ve kafirlerin dış desteği ile olmamalıdır. Öyle ki ülkenin iç ve dış güvenliği sadece ve sadece Müslümanların kendi güçleri ile sağlansın.

 

3. Bölgede kapsamlı bir inkılapla her şey İslâm’a göre köklü şekilde değiştirilerek hemen uygulanmaya başlanmalı ve İslâm davetini yüklenme işi geciktirilmeden yerine getirilmelidir.

 

4. Biat edilen Halife tercihte efdaliyet şartlarına sahip olmasa bile Hilâfet akdini gerçekleştirecek şartlara sahip olmalıdır. Çünkü öncelikle gerekli olan Hilâfet akdinin şartlarına sahip olmaktır.

Eğer bir bölgede sayılan bu dört şart sağlanmışsa o bölge halkının biatı ile Hilâfet kurulmuş ve akdi tamamlanmış olur. Hatta bu bölge İslâm ümmetinin ileri gelen söz sahiplerinin (ehli hal vel akd) çoğunluğunu temsil etmiyor olsa bile bu Hilâfet geçerlidir. Çünkü Hilâfeti kurmak farz-ı kifayedir ve birilerinin bu farzı şartlarına uygun olarak yerine getirmesi farzın yerine gelmesini sağlar.

 

Zira hal ve akd ehlinin çoğunun biatının gerekliliği şartı Hilâfet mevcutken Halife ölür veya azledilirse yeni bir Halife seçilirken gerekli bir şarttır. Ancak Hilâfet yok ve Hilâfet kurulacaksa Hilâfet akdi şartlarına sahip bir kişi şeriatın gösterdiği yollarla Hilâfeti ilan edip kurarsa biat edenlerin sayısına bakılmaksızın Halife olur. Çünkü artık söz konusu olan Müslümanların üç günden fazla ihmal ettikleri bir farzı yerine getirmeleri meselesidir ve Müslümanlar bu farzı yerine getirme noktasında gösterdikleri ihmal ve kusurdan dolayı istedikleri kişiyi seçme hakkını kaybetmişlerdir. Bu durumda kim ki bu farzı yerine getirirse Hilâfet akdi üzerinde kalır. Hilâfet’i kurulup Halife’nin seçildiği bölgenin sancağı altına girip Halife’ye biat etmek bütün Müslümanlara farz olur. Aksi takdirde hepsi günahkar olurlar. Halife’ye düşen farz da Müslümanları kendisine biat etmeye çağırmaktır. Eğer bu çağrı kabul edilmezse etmeyenlerin hükmü isyankarların hükmüdür ki Halife onları itaatı altına alana kadar onlarla savaşmalıdır.

 

Eğer yukarıdaki dört şarta sahip bir Halife’ye şeriat hükümlerine göre biat edildikten sonra aynı bölge ya da başka bir bölgede ikinci bir Halife’ye biat edilirse ikincisinin biatı geçerli olmaz. Müslümanlar, ikinci Halife bu işten vazgeçinceye ve ilk Halife’ye biat edinceye kadar onunla savaşmalıdır. Bu söylediğimize delil olarak Abdullah b. Amr b. El As'dan Rasulullahın şöyle dediği rivayet olunur: مَنْ بَايَعَ إِمَامًا فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ فَلْيُطِعْهُ إِنِ اسْتَطَاعَ فَإِنْ جَاءَ آخَرُ يُنَازِعُهُ فَاضْرِبُوا عُنُقَ الآخَرِ "Kim bir imama biat edip onun elini sıkarsa ve kalbinin meyvasını (sevgisini) verirse gücü yettiği kadar ona itaat etsin. Eğer başka birisi imamla yönetimi ele geçirmek için çekişmek isterse sonra çıkanın boynunu vurun"[1]

 

Müslümanları İslâm sancağı altında birleştiren ancak Müslümanların Halifesidir. Eğer Halife varsa Müslümanların cemaatı da vardır ve bu cemaata girmek bütün Müslümanlara farz-ı ayn, ondan ayrı kalmak ise günahtır. Bu konu ile ilgili ibni Abbas'ın rivayet ettiğine göre Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] şöyle buyurmuştur: مَنْ رَأَى مِنْ أَمِيرِهِ شَيْئًا يَكْرَهُهُ فَلْيَصْبِرْ عَلَيْهِ فَإِنَّهُ مَنْ فَارَقَ الْجَمَاعَةَ شِبْرًا فَمَاتَ إِلا مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً "Kim ki emirinde (çirkin) bir şey görürse sabretsin muhakkak ki cemaattan bir karış ayrılıp ta ölen ancak cahiliye ölümüyle ölür."[2] Yine müslim'in İbni Abbas (r.d)'dan başka bir rivayette Nebi [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] demiştir ki: مَنْ كَرِهَ مِنْ أَمِيرِهِ شَيْئًا فَلْيَصْبِرْ عَلَيْهِ فَإِنَّهُ لَيْسَ أَحَدٌ مِنَ النَّاسِ خَرَجَ مِنَ السُّلْطَانِ شِبْرًا فَمَاتَ عَلَيْهِ إِلا مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً "Kim ki emirinde çirkin bir şey görürse sabretsin. Muhakkak ki kim de emirinin otoritesinden bir karış ayrılıp ta ölürse ancak cahiliye ölümü ile ölür"[3]

 

Bu iki hadisin içeriği cemaatın ve Halife’nin gerekliliğini ifade eder.  Müslüman olmayanların biat hakkı yoktur biat etmeleri farz değildir. Çünkü biat İslâm, Allah'ın Kitabı ve Rasülünün [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] sünneti üzerine olur ki bunlar da İslâm’a,  Kitaba ve Sünnete iman etmeyi gerektirir. Gayri müslimlerin yönetimde söz sahibi olması caiz olmadığı gibi yöneticiyi seçmesi de söz konusu değildir. Zira kafirlerin Müslümanlar üzerinde herhangi bir otoritesi söz konusu olamaz ve biatta yerleri yoktur.


İçindekilere Dön


[1] Müslim; K.  İmara Bab 10 H.  No:  1844